Alabildiğine kalabalık olabildiğine yalnızdı. Penceresine sığdırdığı dünyasında yaşlanmaya mahkumdu. Hiç ıslanmamıştı yağmurda. Hep bir kaç milimlik pencereden ıslatırdı hayallerini. Bir evin büyüklüğü ne kadarsa işte o kadardı gezdiği mekanlar. Hep kardeşlerinin anlatrtığı mekanları evin içinde yaşamaya çalışırdı. Oturma odası ortaköy; kardeşleri ile birlikte yattığı oda Eminönüydü. Ama istanbul sığmıyordu bu evin içinde beslediği hayallere.

Hüznün yüzünü bilmezdi. Bir kaç defa ağlarken aynada kendisini izlemeye çalışmıştı. Ama olmamıştı. Aynalar gözyaşlarını göstermemişti. Arada sırada akraba düğünlerinde görürdü başka insanların yüzlerini. O insanlar ise hep gülüyorlardı zaten... “Hep mi gülerler bu insanlar “ diye düşünürdü. Ve bunun sebebini düğünlerde ve çeşitli yerlede hatta kardeşlerinin anlattığı olaylardaki kalabalığa bağlıyordu. Kendisi bu tekbaşınalık ile hüzne mahkumdu. Ama ne acıdır ki görememişti hüznün yüzünü.

Dedim ya hiç ıslanmamışta yağmurda. Ahmak ıslatanın gülünç hallerini hiç yaşamamıştı. Ya da ıslanmamak için hiç caddeler boyu koşmamıştı. Bir otobüs durağına sığınıp insanlarla aynı ıslak heyecanı paylaşmamıştı. Unutmuştu bu hayat onu...

Sevgi diye bir şeyler duyuyordu izlediği televizyon dizilerinde. Ve dudaklar değiyordu birbirlerine uzun bakışmalar sonucunda. Demek ki o uzun bakmalar sonucunda bir şey ya da bir şeyler görüyorlardı insanlar. Hep annesi başına vurduğundan o dudakların yaklaşımında neler olduğunu hiç öğrenemedi. Kötü bir şeydi herhalde bu yaklaşan dudaklar diye düşünürdü.

Bir gün komşu kızı ona yeni çektirdiği resimlerini getirdi. Vesikalık ve bol gülümsemeli resimlerdi. Uzunca baktığı hepsine. Aklına kendi olmayan resimleri geldi. Doldu gözleri. Ama ağlamadı. Arkadaşı gidince aynanın karşına geçti. Bir yabancı vardı karşısında. Tanıdık olmayan bir insan onu süzüyordu. Ve gözlerinin içine bakıyordu. Hüzün bu olamlıydı herhalde... Ama ne kadar da benziyordu o televizyonda birbirlerinin gözlerinin içine bakanların bakışlarına...

Annesine resim çekilmek istediğini söyledi. Kızdı annesi. Böyle bir düşünceye yardım ve yataklık ettiği gerekçesi ile babasına şikayet edildi. Babasının gür ve kıllı parmakları çarptı gözyaşlarının aktığı yanaklarına. Kendisinin olmayan odalardan birisine kapandı. Ağladı... Hiç durmadan ağladı...

sabaha kadar gözlerine uyku girmedi. Gözlerinin kırmızılığında kalmıştı gözyaşları. Ayın ışığı dolmuştu odaya. Diğer kardeşlerini izledi. Bu eve kapatılmakla gerçekten kötü olan ne yapmıştı? Bugün hayatı boyunca tek istediği olan resimden başka bir şey istememişti ailesinden. Aniden irkildi. Diğer kardeşlerine baktı. Hepsi erkekti... Okuma yazma bilmiyordu ama bu acıyı okuyabiliyordu. Derken ortanca kardeşinin yatağının altına koyduğu sigarayı gördü. Çelişkilere düştü. İçme ya da içmeme arasında bir gidip gelmeydi bu. Uzandı ve bir tane sigarayı çekti paketin içinden. Odada içemezdi. Parmaklarının ucuna basarak çıktı uykunun duvarlarını boyadığı odadan. Mutfakta sigarayı yaktıktan sonra mutfak balkonuna çıktı...

Geceleri çok seviyordu. Balkonun demirliklerinden yalnızlığını geceye demirleyip istediği hayali yaşayabilirdi. Hafif rüzgar saçlarını ne kadar güzel okşuyordu. Bir sevgilinin okşaması gibi ne kadar da güzel bir tad bırakıyordu teninde. Sigarayı dudaklarına yeniden götürdü. Acemice bir nefes çekti. Tam tumanı üfleyecekti ki mutfağın ışığı yandı. Ürkekçe saklandı. Tiryaki öksürmesinden babası olduğunu hemen anladı. Genzine kaçan sigara dumanı ile öksürmeye başladı. Başını kaldırdığında öksürmekten kıpkırmızı olan gözleri ile babasının ona doğru baktığını gördü. Halı çırpmak için kullandıkları sopayı eline aldı ve homurdanarak üzerine yürümeye başladı. Ağlayıp yalvarıyordu. Babası sopayı savuruyor o ise acı ile kıvranıyordu. “Yalvarırım vurma baba! ! ! ” sesleri birbirine karışıyordu. Önce korkudan elinde unuttuğu sigarası süzüldü karanlıkta. Kafasına gelşen darbe ile yitirdiği denge ile sigaranın aydınlatabildiği boşlukta en üst kattan aşağı doğru boşaldı yalnız bedeni...

Kesildi tüm sesler. Yalnızlık bir Yusuf kuyunda ağlıyordu. Ertesi gün bir gazetenin üçüncü sayfasında o okumasını bilmediği harflerin şahitliğinde küçük bir kutucuk haberi oldu ölümü... Resmi yoktu...

16/17. 04.2005 - Güngören
Yunus Bektaşoğlu

not;yazarın izni alınmıştır.