Neyi anlatabilirim ki içimde çoğalan senden gayrı. O kadar çoksun ki… Ve o kadar bensin ki… bir gece kaybedip adımları sokaklarda sevgiliye koşa koşa gitmenin heyecanısın sen. Gecenin üçünde karanlıkları adımlarımdan silen gün doğumusun sen… Sende bu aydınlık varken gecelerden uçaklar yaparım. Savururum mavilerin siyahla sevişen yatağına… Sıcaklığa bezenip üşümelerden aforoz edilmedik mi birlikte? Dudaklarımız kenetlenirken birbirine cümlelere susamadık mı birlikte? Şimdi yazamıyorsam eğer sevgili bunun tek sebebi o şiirler gibi güzelini yazmaktan korkmamdır… Sen varken tenimde kağıda bile dokunamıyorum.Ya korkun sinerse şiirlerime? Ya satır aralarında dolanırsa teninde gezinen ellerim? Bırak gözlerimde kalsın gözlerinin sözlüklere sığmayan anlamı.

Bırak tenin tenimde kalsın. Kokun bedenim olsun. Sen kokayım. Dudaklarımda bir hazdan öte duygusun sen; okumayı yeni öğrenen çocuğun kitabın sayfasında kaybolması gibidir bu; ıssız denizlerin hayallerinde arsızca esen rüzgarın kışkırtmasıdır bu. Ve ya sevişmeyi koklayan tenlerimizin birbirinde arınmasıdır bu. Suyu bile kendi teninde arındırırken bana sadece yansımamı izlemek düşer sevgili…

Evet yazamıyorum. Cümleler senden kıskanıp terk etti beni. Şiirlerimi seni öpüşlerimin yasaklandığı ibadethanelere bıraktım. Düşünmüyorum bile seni. Beynimin içinde dolaşan o kadar çok imge var ki, sen anca düşünme sebebim olabilirsin. Düşündüğüm değil sevgili. Yaşama belirtimsin sen. Damarımda akan kanı sana dokunurken hissetmedim mi? Kalbimin hızlı çarpışlarını gece yarısı üçte İstanbul’un sokaklarında sana gelmek olarak heyecanımın rahmine düşürmedim mi?

Bak şimdi elim teninde. Bir şarkının melodisinin içime dolması gibisin. Dudaklarıma dolanan bir şarkının bir gece yarısı uyanıp mırıldanılması gibisin. Sana dokunmak bir şarkıyı dinlemekten öte olmalı sevgili. O şarkının melodileriyle sevişebilmektir sana dokunmak. La sesiyle karar kılıp varlığına, Si sesinde sinmektir dudaklarında. Do sesinde doğmakta olan tutkulardan bahsetmiyorum bile. Re sesinde resmini çizdiğim bir bakışın armonisisin sen. Mi sesinde miladı oldun varlığımın. Fa sesine farz kıldım seni kendime. Sol sesinde soluğum sen kokmaya başladı… La sesinde ise en baştaki sonuma, en sonraki başlangıcıma döndüm.

Neydi seni sevmek? Edebiyatı eski defterlerimin arasında bırakıp sana koşmak mı? Felsefe kitaplarının derinliğinde vedalaşmak mı aforizma kokan kısa yaşamımda? Hayır sevdiğim! ! ! Seni sevmek, yepyeni bir lisan bulup onunla yazmaktır. Şiiri utandırıp kendinden sayfalara sadece bir bakışını ifade edebilmekti. Felsefenin derinliğinde esas felsefenin sen olduğunu anlamaktı. Evet sevgili, sen benim felsefe’msin. Thales olup sende yek beden olmadım mı? Pisagor’un sayılar evreninde tüm rakamlarımı sen kılmadım mı? Tek rakamken sevişip çift rakamken özlemedik mi? Herakleitos’un ateşinde yakmadık mı birbirimizi. Anka kuşunun mitolojisi biziz sevdiğim. Sen ikinci kez yıkanılmayan bir nehrin ilk seferde çoğalan anlamısın. Sokrates’in içtiği zehirin ölümsüzlük hissisin sen. Platon böldüğü iki evrenin anlamısın sen. Ben senin yansımanım sevdiğim. Aristo’da mantığı olmadık mı sevginin?

Dudağım dudağında susuyor. Susmuyorum sevgili. Sana susuyorum. Tenler birbirinde kül olurken, sevişmenin tavında har eyliyoruz birbirimizi. Ve aşk gibi “Biz” oluyoruz…

Evet sevdiğim yazamıyorum bu gece. Çünkü artık yazmak için kelimelere ihtiyaç duymuyorum. Seni düşünüyorum. Artık dizelere saklamıyorum hazlarımı. Sen benim sırrımsın sevgili… Bırak bu yazamayış biz olalım. Bırak da bu sevda cümlelerin ötesine geçsin sevgili…

Peki seviyor muyum seni? Hayır… Seni sevmek demek bir eylemin içinde kalmaktır. Bense seni keşfediyorum. Seni öğreniyorum. Sende sevdiğim işte bana ilhamı vermendir sevdiğim…

Yunus Bektaşoğlu